23 Temmuz 2019 Salı

FAİZ-ENFLASYON İLİŞKİSİNE BİLİMSEL BİR BAKIŞ

Türkiye’de faiz ve enflasyon ilişkisi üzerine yapılan tartışmaların çoğu ne yazık ki dayanaksız bırakılmaktadır. Ekonomistlerin konunun anlaşılamayacağını düşünerek detaylara girmekten kaçınmaları, siyasetçilerin ise tarafgir fikirleri gerçekleri anlamada toplumumuzu zayıf düşürüyor. Bu nedenle faiz ve enflasyon ilişkisine bilimsel bir bakış açısıyla yaklaşarak bu konuda yapılmış çalışmaları inceleyeceğiz.

Ekonomi literatüründe yer alan ve konuyu açıklayan iki dev teoriyi ele alalım. Bunlardan ilki, Irving Fisher tarafından üretilen ve Fisher Equation (Fisher eşitliği) olarak bilinen teoridir [i=r+π]. Burada i: nominal faiz, r: reel faiz, π: beklenen enflasyon anlamına gelir. Bu denklem, reel faiz ile beklenen enflasyonu toplarsak nominal faizi bulabileceğimizi söylüyor. Nominal faizi merkez bankasının belirlediği politika faizi olarak, reel faizi ise paramızın satın alma gücünü koruyan bir pay olarak değerlendirelim. Enflasyon, hepimizin bildiği gibi, bir piyasada satılan malların büyük çoğunluğunun fiyatlarındaki artış oranının şişiyor olması durumudur.

Fisher’in öncülüğünü üstlendiği faiz-enflasyon ilişkisini günümüz ekonomisine daha uygun bir hale getiren kişi ise John Brian Taylor’dur. Taylor, adına Taylor Rule (Taylor kuralı) diyeceğimiz teoriyi 1993 yılında insanlığa sunarak insanlık için önemli merkez bankacılığı için eh işte kıvamında bir model ile şu şekilde ortaya koyuyor: i=π+r*+απ(π-π*)+αy(Y-Y*/Y)*100.

Taylor kuralının para politikası belirlemede işimize yarayacağı tahmin edilmesi zor olmayan bir gerçek; bununla birlikte merkez bankaları bu kurala göre hareket etmek zorunda değil. Kuralı anlatalım. Denklemdeki karakterlere anlam yüklemekle başlayabiliriz. i: kısa vadeli nominal faiz (merkez bankasının kısa vadede belirlemasi gereken hedef faiz oranı), π: gerçekleşen enflasyon oranı, r*: reel denge faiz oranı, π*: hedef enflasyon oranı, Y: gerçekleşen gayrisafi yurtiçi hasıla, Y*: potansiyel hasıla olarak tanımlanmıştır. απ ve αy sembolleri ise sırasıyla απ: gerçekleşen enflasyon ve enflasyon hedefi farkının katsayısını, αy: gerçekleşen hasıla ve potansiyel hasıla arasındaki oransal farkın katsayısını gösteriyor.

Taylor bu modeli kullanarak enflasyonun hedeflenen seviyenin üzerine çıktığı veya büyümenin kendi potansiyelini aştığı durumlarda, enflasyonist baskıları azaltmak amacıyla faizin yükseltilmesi (sıkılaştırıcı para politikası) gerektiğini söylüyor. Tersi durumda ise ekonomiyi canlandırmak için faizin düşük tutulması (gevşek para politikası) gerektiğini vurguluyor. Modele göre fark katsayılarını pozitif varsayarak απ ve αy’nin ağırlıklarını 0.5 olarak tanımlarsak απ>0 iken enflasyonda görülecek %1’lik bir artışa nominal faiz oranında yapılacak %1’den daha yüksek bir oran olan 1+απ kadar bir artışla cevap verilmesi gerekiyor. Böylece enflasyonist baskıdan kaçınılabileceği vurgulanıyor. Teoride ayrıca enflasyon hedeflenen seviyenin üzerindeyken büyümenin potansiyelin altında kaldığı durumlarda, yani stagflasyon deneyimleniyorsa, enflasyon ve büyüme fark katsayılarının göreceli ağırlıklarının farklılaşması gerektiği belirtiliyor.

Sonuç olarak, Fisher eşitliği ve Taylor kuralının dayandığı temel mantık: Merkez bankalarının enflasyon ve büyüme oranlarında yaşanan değişikliklere nasıl cevap vermesi gerektiğini anlatmasıdır. Fisher eşitliği bize daha genel bir skalada açıklama yaparken Taylor kuralı merkez bankasının nominal faizlerde ne oranda bir değişikliğe gitmesi gerektiği konusunda daha spesifik bir çözüm getiriyor. Fisher eşitliği beklenen enflasyon oranına paralel bir faiz artışını ekonomiyi soğutmak için yeterli görürken Taylor kuralı, reel faiz artmadıkça enflasyonun düşmeyeceğini vurguluyor. Yine de her iki teorinin ortak yanı, enflasyonu düşürmenin yolunun faizi artırmak olduğunu belirtmeleridir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder